Çocuğum Sosyalleşemiyor: 2–7 Yaşta Çekingenlik ve Arkadaşlık
“Çocuğumun özgüveni yok mu?”
Bu soruyu ilk görüşmelerde çok sık duyarım. Farklı ailelerden duyduğum cümleler de birbirine çok benzer:
“Bir yere gidelim, dibimden ayrılmıyor. Hadi kızım sen de katıl diye ısrar ediyorum. Aklı orada, biliyorum, ama gitmiyor. Bazen gidiyor, beş dakika sonra ağlayarak geliyor. Ne oldu diyorum, cevap vermiyor.”
“Sınıfta arkadaşı yokmuş, teneffüslerde tek oturuyormuş. Yeni bir yere gitmek istemiyor, hep evde oturmak istiyor.”
“Ağzından ben bile laf alamam. Duygularını belli etmeyi sevmez.”
Ve çoğu zaman şu cümleyle biter: “Ben ne yapacağım bu çocukla?”
Anne ve baba aynı çocuğu farklı görebilir
Aileler bana geldiğinde bazen kendi aralarında da fikir ayrılığı vardır. Ebeveynlerden biri çocuğu özgüvensiz, sosyalleşemeyen biri olarak görür. Diğeri ise bir sorun olduğunu düşünmez.
Bazen de sorun, “sosyalleşme” kelimesine yüklenen anlamdadır. Örneğin baba, 3 yaşındaki çocuğunun pazardaki esnafla sohbet etmesini bekleyebilir. Oysa bu yaşta bir çocuğun tanımadığı bir yetişkinle sohbet etmemesi son derece olağandır.
Sık karşılaştığım bir başka durum da kıyaslamadır:
“O nasıl cevval bir çocuk! Her dediğini yaptırıyor, bütün isteklerini söylüyor. Benimki yanında pısıp duruyor. ‘Hadi çocuğum sen de yap’ diyorum. Ama çok sessiz bizimki. Çok empatik. Biz onu öyle yetiştirdik: başkasının oyuncağını almaz, sırasını bekler. Ötekiler itip kakıyor, o da kenara çekiliyor. Bizim suçumuz ne?”
Örnek gösterilen “cevval” çocuk aslında başkalarına her dediğini yaptıran çocuk. Yani baskın olmak bazen sosyal beceri sanılabiliyor. “Çok empatik” ise burada bir övgüden çok bir açıklama. Hatta bazen “Keşke bu kadar empatik olmasaydı” bile denir.
Bu duyguyu çok iyi anlıyorum. Ama empatik bir çocuk da kendi isteğini söylemeyi, “hayır” demeyi ve sırasını korumayı öğrenebilir. Bunun için kaba olması gerekmez.
“Ondan aslında…”: Ailelerin kendi açıklamaları
Ebeveynler çoğu zaman nedeni kendilerinde arar:
“Biz çok kuralcı yetiştirdik. ‘Oğlum arkadaşına vurma’, ‘Oğlum öğretmeninden izin iste’ dedik. O yüzden böyle oldu. O kurallara uyarken diğer çocuklar ona istediğini yapıyor.”
“Biz ekran açmıyoruz. Diğer ailelerin her biri çocuğa tablet almış. Bizimki konuşulanları bilmiyor ki katılsın. Ondan aslında.”
Bu açıklamaların her birinde bir doğruluk payı olabilir, ama çoğu zaman tek başına tabloyu açıklamaz. Kurallara uyan bir çocuk da pekâlâ sosyal olabilir: Sınıfta düzeni bozanların adını tahtaya yazan, ama arkadaşlarının oy birliğiyle seçtiği bir sınıf başkanını düşünün. Ekranla ilgili açıklama için de aynısı geçerli. Tablette oyun oynamayan bir çocuk, arkadaşlarının konuştuğu oyunu bilmiyor olabilir. Ama yine de sohbete katılabilir: Onlara oyunla ilgili sorular sorabilir, anlattıklarını ilgiyle dinleyebilir.
Ebeveynin çoğu zaman gözden kaçırdığı şey, çocuğunun zorlanmasının pek çok alanda birden ortaya çıkıyor olması. Bu açıklamaların ardında ebeveynin hem suçluluk duyduğunu hem de kendi doğrusunu savunduğunu görürüm.
En sık duyduğum gözlemlerden biri de şudur:
“İnanır mısınız, dışarıda başka, evde başka. Evde cıvıl cıvıl, oradan oraya koşar, beş dakika susmak bilmez. Dışarıda hiç konuşmaz.”
Bu fark çoğu çocukta, yeni ortamlarda ısınması zaman alan bir mizacın göstergesidir. Tanıdık ortamda açılır, yabancı ortamda çekinir. Bu grubun küçük bir kısmında ise tablo daha belirgindir. Buna aşağıda, “Ne zaman destek almalı?” bölümünde değineceğim.
Çocuğunuz dibinizden ayrılmıyorsa: O an ne yapmalı?
Parkta, misafirlikte ya da bir doğum gününde çocuğunuz yanınızdan ayrılmıyorsa, önerim önce odağınızı çocuktan çekmeniz. Ne yapıyorsanız ona devam edin. Çocuk “spot ışıklarının” üzerinde olmadığını fark ettiğinde kendi hızında ilerlemeye başlar.
- Oyalanacak bir ekran vermeyin. Telefon ya da tablet o an zihnini dağıtır, kaygısından uzaklaştırır. Ama uzun vadede kaçınmayı besler.
- Ekran yerine başkalarına açılan bir oyuncak taşıyın. Top, kova, baloncuk gibi. Tablet çocuğu ortamdan koparır, bu oyuncaklar ise diğer çocukları davet eder.
- Kendiniz bir şeyle uğraşın. Örneğin kum havuzunun kenarına oturup kovayı doldurmaya başlayın. Çocuk önce sizin yanınıza gelir, diğer çocuklar da çoğu zaman kendiliğinden yaklaşır.
- Konuşmanız çok ilgi çekici olmasın. Biriyle sohbet ediyorsanız çocuk yanınızda rahatladıktan sonra biraz sıkılsın. Merak, oyun isteği ve keyif arayışı onu içeriden dürtmeye başlasın.
- Onu tanımlamayın, onun yerine cevap vermeyin. Başkalarının yanında “O biraz utangaçtır”, “İşte hep böyle” ya da “Aslında evde böyle değil” gibi cümleler kurmayın. Bu cümleler çoğu zaman çocuğu korumak ya da açıklamak için söylenir, ama çocuk bunlardan olduğu hâliyle yetersiz olduğu mesajını alır. Biri çocuğa soru sorduğunda bekleyin, cevap gelmezse konuyu değiştirin.
- Sonrasında sorgulamayın. Eve dönerken “Neden oynamadın?” diye sormayın. Küçük bir adım attıysa abartmadan, tek cümleyle fark edin: “Kovayı o çocuğa uzattın, gördüm.”
Önceden neler yapılabilir?
Ortamlara hazırlıklı girmek
- Erken gidin. Parka ya da doğum günü partisine herkes gelmeden gidin. Kalabalık bir ortama girmek, boş bir ortamın yavaş yavaş dolmasından çok daha zordur. Böylece çocuk kalabalığa girmek zorunda kalmaz, kalabalık ona gelir.
- Ortak konsepti önceden öğrenin. O gün çocuklar takım forması ya da sevdikleri bir çizgi film kahramanının kostümüyle gelecekse hazırlıklı olun. Böylece çocuğun elinde gruba katılmak için bir bağlantı olur.
- Diğer velilerle iletişimde olun. Özellikle kreşte ve anaokulunda velilerle iyi bir iletişim, bu tür bilgileri önceden öğrenmenizi sağlar. Ara ara ikili buluşmalar da organize edin.
- Okul çıkışında biraz oyalanın. Okulun parkında oynayan, hemen eve gitmek istemeyen çocuklar olur. Çocuğunuz bu gruba karışabilir. Siz de bu arada velilerle sohbet edebilirsiniz.
Evde özerkliğe alan açmak
Çocuğunuzun özerkleşme sürecinde ona ne kadar alan açtığınızı, sınırlarına ve fikirlerine ne kadar saygı gösterdiğinizi düşünün. Ondan ne kadar fikir alıyorsunuz?
“Sence bu kotun üstüne hangi gömleğimi giysem?” gibi sorular, çocuğa fikrinin önemli olduğunu hissettirir. Bazen bildiğiniz bir şeyi bile ona sorabilirsiniz: “Marketin meyve sebze bölümü nerede? İyi ki varsın, nasıl da destek oldun.” Bu tür anlar çocuğun belirli konularda kendini yetkin hissetmesine yardım eder.
Diyelim ki çocuğunuzun markette kasada bir su alıp ödemesini istiyorsunuz. Bunu “Hadi bakalım, yapabiliyor musun?” diye bir sınava çevirmeyin. Biraz role girin: “Hiç hâlim yok, ben burada oturayım, sen şu suyu alsana.” Spontane taleplerle becerisini ve denemelerini artırın.
Hayatın içine karıştırmak
Çocuğunuzu hayatın içine karıştırın. Birlikte pazara gidin, minibüse ve metroya binin, esnaf lokantalarında yemek yiyin. Bunlar çocuğa farklı insanları, sesleri ve ortamları tanıma fırsatı verir.
Yaşıtlarıyla buluşmalarını da hep aynı ortamda, aynı çocuklarla sınırlamayın. Farklı mahallelerin parklarına gidin. Çocuk kütüphanelerindeki etkinlikler, spor ya da müzik kursları, yaratıcı drama atölyeleri gibi farklı sosyokültürel çevrelerden çocuklarla bir araya gelebileceği ortamlar seçin.
Öğretmene sorabileceğiniz sorular
Veli toplantısında “Oyunlara pek katılmıyor” gibi bir cümle duyduğunuzda, bunun ne anlama geldiğini açmak yol gösterici olur. Şu soruları sorabilirsiniz:
- “Oyunlara katılmıyor” derken neyi kastediyorsunuz?
- Grup oyunlarında nasıl?
- Kolayca oyun arkadaşı bulabiliyor mu?
- Hep öğretmenle mi oynamak istiyor?
- Kendisi oyun kuruyor mu? Ne tür oyunlar kuruyor?
- En çok hangi durumlarda çekiniyor?
- En çok kim onu oyuna davet ediyor?
- Zorlandığı durumlarla nasıl baş ediyor?
- Arkadaşlarıyla tartıştığında ya da küstüğünde nasıl davranıyor?
- Küslükten sonra oyuna kolayca geri dönebiliyor mu?
Ne zaman destek almalı?
Her çekingenlik destek gerektirmez. Asıl belirleyici olan şu soruların cevabıdır: Bu durum ne zamandır sürüyor? Sadece tek bir ortamda mı, yoksa okulda, parkta ve misafirlikte de mi görülüyor? Çocuk bundan ne kadar sıkıntı duyuyor? Günlük hayatı ne kadar etkiliyor? Aşağıdaki durumlar aylardır sürüyor ve birden fazla ortamda görülüyorsa bir uzmana danışmanızı öneririm:
- Kreş ya da anaokulu öğretmeni de bu konuda kaygılıysa ve okula uyum dönemi geçmesine rağmen durum değişmiyorsa.
- Çocuğunuz parkta tanıdık arkadaşları olsa bile hep tek başına yapılan etkinlikleri seçiyorsa. Sadece bisiklet sürüyor, kaykay kayıyor; yerden yüksek, saklambaç ya da top oyunları gibi grup oyunlarına hiç katılamıyorsa.
- Soru sorulduğunda çok kısa cevaplar veriyor, sürekli ebeveyninin yanına dönüyorsa.
- Başka bir çocuk “Çekil” dediğinde hiç itiraz etmeden çekiliyor, kendi isteğini hiç dile getiremiyorsa.
- Dışarı çıkmaktan, yeni yerlere gitmekten sürekli kaçınıyor, hep evde kalmak istiyorsa.
Erken çocukluk için geliştirilmiş tanı sınıflandırmalarında (DC:0–5), sosyal ortamlardaki çekingenlikle ilişkili birkaç ayrı tablo tanımlanır: ayrılık kaygısı, sosyal kaygı ve seçici konuşmazlık gibi. Bu ayrımı yapmak ayrıntılı bir değerlendirme gerektirir.
Ev ve dışarı arasındaki farkın daha belirgin olduğu çocuklar da vardır. Çocuk evde rahatça konuşurken okul gibi belirli ortamlarda hiç konuşmuyor ve bu durum okulun ilk haftalarının ötesine geçip aylarca sürüyorsa, seçici konuşmazlık (seçici mutizm) akla gelir. Bu durumda erken destek almak önemlidir.
Göz teması kurmama, seslenildiğinde bakmama, dil gelişiminde gecikme ya da tekrarlayıcı davranışlar gibi işaretler varsa, ayrıntılı değerlendirme için çocuk ve ergen psikiyatrisine başvurmanızı öneririm.
Değerlendirmede nelere bakarım?
İlk olarak çocuğun mizacını anlamaya çalışırım. Mizaç, çocuğun doğuştan getirdiği tepki verme biçimidir. Bazı çocuklar yeni ortamlara hızla uyum sağlar. Bazıları ise yeni insanlara ve durumlara karşı temkinlidir, ısınmaları zaman alır. Araştırmalarda “davranışsal ketlenme” olarak tanımlanan bu mizaç, yeni karşısında belirgin bir geri çekilme ve tedirginlikle kendini gösterir.
Bu bir bozukluk değildir ve bu çocukların çoğu zamanla açılır. Ama ileride sosyal kaygı gelişme riskini artırabildiği için, çevrenin bu çocuğa nasıl yaklaştığı önemlidir. Bu yüzden ailedeki diğer bireylerin nasıl olduğunu da sorarım.
Ardından aile ilişkilerine ve ebeveynlik biçimine bakarım:
-
Koruyuculuk: “Boş ver, oraya gitmeyelim, çok kalabalık.” “Ay, düşer oradan, çıkmasın oraya.” Ebeveyn çok kaygılı ve koruyucu olduğunda çocuk kendi başına deneme ve öğrenme fırsatı bulamaz. Bunun sosyal hayatta da yansıması olur: Çocuk diğer çocuklara katılmak yerine parkta annesinin yanında durmayı tercih edebilir. Tırmanma, koşma, kaydıraktan kayma gibi motor becerileri yeterince desteklenmediyse grup oyunlarında da zorlanır. Yeterince hızlı koşamadığı için ya oyundan dışlanır ya da hep ebe olur. Burada sağlıklı güvenlik önlemlerini kastetmiyorum: Dürtüsel bir çocukta, riskli bir ortamda ya da fiziksel olarak korunması gereken çocuklarda ebeveynin önlem alması gerekir. Sözünü ettiğim, mizaç olarak temkinli ve kapalı bir çocuğa gösterilen aşırı korumadır.
-
Özerklik: “Dur, ben yapayım babacım.” “Suyunu içir annesi.” “Dur, ben yardım ederim canım kızıma.” Bu cümleler iyi niyetlidir, ama çocuk zamanla kendini yetersiz hissedebilir. Sosyal ortamlarda da bir şeyi kendi başına denemekten kaçınır, bir büyüğün gelip yardım etmesini beklemeye alışır. Oysa çocuklar arasında her zaman araya giren bir yetişkin yoktur. Oyuna katılmak için sormak, oyuncağını geri istemek ya da bir anlaşmazlığı çözmek çocuğun kendisine kalır. Bekleyen çocuk kenarda kalır ve çoğu zaman öğretmenin yanına sığınır.
-
Bağlanma: Ebeveyniyle güvenli bir bağ kurmuş çocuk onu bir üs gibi kullanır. Odayı keşfe çıkar, ara ara ona dönüp bakar, zorlandığında yanına gelir ve sonra yeniden oyuna döner. Dönebileceği bir yer olduğunu bildiği için başka çocuklara yaklaşmaya da daha cesaretlidir. Bu güveni hissetmeyen çocuk ise ya ebeveyninin yanından hiç ayrılmaz ya da zorlandığında yardım istemeden içine kapanır.
-
Kaygı ve güven: Kreşe başlamak, çoğu çocuğun ebeveyninden ilk kez düzenli olarak ayrıldığı dönemdir. Çocuk bu yeni ortamın güvenli olup olmadığını büyük ölçüde ebeveyninin yüzüne ve ses tonuna bakarak anlar. Ebeveyn kaygılıysa çocuk da kreşi tedirgin edici bir yer olarak algılar. Arkadaşlarına yönelmek yerine kendini korumaya çalışır.
Vedalaşma anları bunun en iyi örneğidir. Ayrılırken çocuğa haber vermek doğru bir yöntemdir. Gizlice çıkmak çocuğun güvenini sarsar. Ama ebeveyn kaygılıysa vedalaşma uzadıkça uzar: “Tamam mı anneciğim? Hiç merak etme, bak geleceğim. Ama böyle yapma canım. Öğretmenin seni çok seviyor. Tamam, geleceğim.” Açıklamalar uzadıkça çocuğun kaygısı da artar. Ebeveynin içinde “Bensiz zorlanır mı?” diye söze dökülmeyen bir endişe varsa çocuk bunu hisseder ve “Annem, onsuz kalacağım için endişeleniyor” diye düşünebilir. Kreşe uyumda sözcükler kadar bu duygu tonu da önemlidir. Kaygıyla ayrılan bir çocuk günün büyük kısmını kapıyı gözleyerek geçirebilir. Bütün enerjisi annesinin dönüp dönmeyeceğine gider. Çevresindeki çocukları gözlemeye, oyuna katılmaya pek yer kalmaz. Kısa, sıcak ve her gün aynı olan bir vedalaşma ise çocuğa güven verir ve dikkatini arkadaşlarına çevirebilmesi için alan açar.
Seans odası da bana ipuçları verir. Ama bu gözlemler her zaman gerçeği yansıtmayabilir. Ebeveynler de seansa geldikleri için stresli olabilir, evde olduğundan farklı davranabilirler. Bu yüzden gözlemlerimi ailelerle paylaşır ve sorarım: “Bu gördüğüm, evdeki ortamı da yansıtıyor mu?”
Seans odasında ebeveynlerin çok farklı tavırlarına tanık olurum. Birkaç örnek vereyim: Çocuk oyun odasında sessizce oyuncakları inceliyor. Ebeveyn topu alıp atıyor ve “Hadi gooool!” diye bağırıyor. Bir başka örnekte çocuk ebeveyninin kucağından inmek istemiyor, ebeveyn ise “Hadi, hadi” diye ısrar ediyor. Ya da çocuk bana henüz ısınmamışken ebeveyn onu konuşmaya zorluyor: “Hadi kızım, bak teyze sana bir soru sordu. Neden cevap vermiyorsun?” Bazen de çocuk sessiz kaldığında ebeveyn mahcup olur ve onun yerine cevap verir.
Bütün bu örneklerde genellikle şunu görürüm: Çocuğun yavaş, temkinli, güven duymak için zamana ihtiyaç duyan sessiz hâli ebeveyni strese sokar. Ebeveyn de kaygısıyla çocuğu henüz hazır olmadığı bir şeye iter.
Her ebeveyn çocuğunu böyle kaygıyla itmez. Bazen ebeveyn de çocuğu gibi sessizdir, sosyal ortamlarda zorlanan biridir. Seansta ikisi yan yana sessizce oyalanır, birbirlerini hiç zorlamazlar. Bu uyum kendi içinde bir sorun değildir. Ama böyle ailelerde çocuğun neye üzüldüğü, neden çekindiği konuşulmadan kalabilir. Çocuk da duygularını söze dökmeyi öğrenme fırsatı bulamaz.
Her şeyi ebeveyn tutumuyla açıklamak da doğru olmaz. Çocuğunun hızına saygı duyan, ne yapması gerektiğini bilen, çok bilinçli anne babalar da gelir. Mizacın etkisi çok güçlüdür. Siz ne kadar doğru şeyler yapsanız da bazı çocuklar yeni ortamlarda zorlanmaya devam edebilir. Bunu kendinize bir başarısızlık olarak yüklemeyin. Böyle durumlarda terapi, sizin evde kurduğunuz zemini çocuğun dış dünyaya taşıyabilmesi için bir destek olur.
Terapide nasıl çalışıyorum?
Dört-beş yaş ve üzerindeki çocuklarla doğrudan çalışırken en zor kısım ilişkinin başlangıcıdır. O aşılınca gerisi çok daha kolay gelir.
İlk olarak çocuğa oyun odasında mı, yoksa seans odamda mı olmak istediğini sorarım. Çoğu tabii ki oyun odasını seçer. Ama ben en başta onun seçimlerine saygı duyduğumu göstermek isterim. Odada sessizliğe ihtiyacı varsa sessizce kalırız. Bu çocuklar ilk başta sorularıma genellikle cevap vermez. Ben de sessizliklerine eşlik ederek hızlarına ve ihtiyaçlarına saygı duyduğumu belli etmeye çalışırım.
Ebeveyn de odadaysa bazen “Çocuğunu ne kadar tanıyor?” oyununu oynarız. Ebeveyne çocuğuyla ilgili sorular sorarım: En çok korktuğu hayvan ne? En sevdiği yemek ne? Ebeveyn doğru bildikçe çocuk mutlu olur. Bazen de annesi ya da babası kazansın diye gizlice kopya verir. Bu, aramızdaki ortak iletişim için güzel bir ilk adımdır.
Yavaş yavaş sohbete girebilmek için kendimden bahsederim: sevdiğim çizgi film karakterinden, sevdiğim kedilerden, sevdiğim pastalardan, hangi böceklerden korktuğumdan, nelerin midemi bulandırdığından. En çok mide bulandırma konusu ilgi çeker. Çocuklar giderek “O da bulandırır mı, şu da bulandırır mı?” diye midemi bulandırmaya çalışırlar. Midem bulanıyormuş gibi yaptıkça çok keyif alırlar. Burada aslında çocuğun güçlü hissetme ihtiyacını karşılayarak ilişkiye başlamış oluruz. “Bak, benimle ilişkinde benim midemi bulandırabilecek bir güçtesin” mesajı, çocuğun daha rahat hissetmesini sağlar.
Sonra yere oturur, sınıfın “dedikodusunu” yaparız. Kim kiminle arkadaş? Ne bulmuş onda? Gerçekten o kadar büyük bir topu var mı? Ona niye vurmuş ki? Sonra ne olmuş? Buradaki amacım, çocuğun sınıfına dair gözlem gücünü ve farkındalığını artırmak. Kaygılı bir çocuk parkta ya da sınıfta çevresini gözlemleyemeyebilir. Bu yüzden de kiminle, nereden ortaklık kuracağını bilemez. O yüzden önce iyi bir gözlemci olmayı çalışırız.
Küçük bir çocukla sohbet tabii ki karşılıklı oturup konuşmak gibi olmaz. Aynı konu üzerinde uzun uzun konuşmak bu yaşta pek mümkün değildir. Bazen boyama yaparken laflayan iki arkadaş gibi sohbete dalarız. Bazen biraz sohbet, biraz oyun. Bazen de konuşmak yerine, oyunun içinde beliren temaların peşinden gideriz.
Zamanla sohbetimize ya da oyunumuza “Ben yapamam ki”, “İstemiyorum”, “Olmaz” gibi kaçınmalar girer. Bunlar bazen hiç alakasız bir oyunun ortasında bir anda belirir. Bu anlar çocuğun zorlandığında nasıl baş ettiğini gördüğümüz çok değerli anlardır. Bu noktada çocuğa yeni baş etme yolları öğretir, güçlü yönlerini birlikte konuşuruz. Okulda ya da dışarıdayken çalışmalarımızı hatırlaması için ona güçlü yanlarını hatırlatan semboller seçeriz, bunları yanında taşıyabilir.
Bu süreçte ebeveynlerle de düzenli olarak çalışırım. Ebeveyn koçluğu, evde ve dışarıda çocuğun adımlarını kolaylaştıracak ortamın kurulmasına yardımcı olur. Daha küçük çocuklarda ise çalışmanın ağırlığı ebeveyn rehberliğindedir.
Son söz
Yazının başında ebeveynlerin sık sorduğu bir soruyu aktarmıştım: “Ben ne yapacağım bu çocukla?” Çoğu zaman cevap, daha fazla şey yapmak değil, biraz geri çekilmektir. Evde cıvıl cıvıl koşan o çocuk dışarıda da oradadır. Sadece ortaya çıkmak için biraz daha zamana ve biraz daha az bakışa ihtiyacı vardır.
İlk görüşmenin nasıl geçtiğini merak ediyorsanız İlk Görüşme Nasıl Geçer? Sık Sorulan Sorular sayfasına, çalışma yaklaşımım hakkında daha fazla bilgi için Çocuk ve Ergenlerde Şema Terapi sayfasına göz atabilirsiniz.
Yazıdaki örnek cümleler klinik deneyimimden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Bu yazı genel bilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavinin yerini tutmaz.