Küçük Çocuklarda Öfke Nöbetleri ve İnatlaşma
Küçük Çocuklarda Öfke Nöbetleri ve İnatlaşma
Öfke ve inatlaşma nedeniyle bana gelen aileler çoğu zaman birbirine karışmış pek çok duyguyla gelir. Önce çocukla ilgili şikâyetler anlatılır:
"Hiç sözümü dinlemiyor. Artık iyice yüz göz olduk."
"Evden çıkmak ayrı bir dert. Sürekli onun istediği olacak."
"Geçen gün öyle bir bağırdı ki valla komşulardan utandım."
Bunlara çoğu zaman diğer ebeveynle ilgili şikâyetler de eşlik eder:
"Babası aşırı şımartıyor. Ağlamasın diye ne dese yapıyor."
"Annesi aşırı kuralcı. Ya bir gün de çocuğa kitap okumadan yatsın, pijamasını tam giymesin. Ondan sonra evde kriz çıkıyor."
Bir de çaresizlik, öfke ve suçluluk arasında dönen bir döngü vardır:
"Bir sürü kitap okuduk, her şeyi denedik. Bu ağlama krizleri, tutturmalar bitmiyor. Çok üzülüyorum, çocuğum da hırpalanıyor. Bazen dayanamıyorum, bağırıyorum, kızıyorum. Sonra çok üzülüyorum, o da üzülüyor. Birbirimize sözler veriyoruz. Akşam uyku öncesi çok tatlı oluyor, 'Anne, bir daha yapmayacağım' diyor. Sonra yine aynı yerdeyiz."
Bu duyguların arkasında çoğu zaman bazı sorular ve inançlar da durur. Bazı ebeveynler, her şeyi doğru yapan ve çocuklarıyla hiç zorlanmayan ailelerin olduğunu düşünür. Bazıları "Benim bu kızmam çocuğa travma olur mu?" diye sorar. Bazıları da geleceğe dair kaygılanır: "Bu çocuğun ileride hali ne olacak? Hep böyle mi devam edecek?"
Öfke ve inatlaşma ne zaman gelişimin bir parçası, ne zaman destek gerektirir?
Öfke ve inatlaşmaya bakarken ilk sorum çocuğun kaç yaşında olduğudur. Çocuğun sosyal, bilişsel, psikolojik ve fiziksel gelişimin hangi evresinde olduğu, bu davranışlara bakışımızı ve onları yönetme şeklimizi değiştirir. Bu yazıda "2 yaş sendromu" diye bilinen 1,5–3 yaş dönemine odaklanıyorum.
Öfke evrimsel olarak işlevsel bir duygudur. Şefkat odaklı terapinin kurucusu Paul Gilbert'e göre öfke, bizi tehlikeye karşı koruyan bir sistemin parçasıdır (Gilbert, 2009). Engellendiğimizde, haksızlığa uğradığımızı hissettiğimizde ya da sınırlarımız aşıldığında öfke devreye girer ve bizi kendimizi korumaya hazırlar. Çocuk için bu tehdit bazen elinden alınan bir oyuncak, bazen anlaşılmadığını hissetmek, bazen de yorgunluk ya da açlık olabilir.
İnatlaşmaya da gelişimsel bir açıdan bakabiliriz. Erikson, erken çocukluğu çocuğun özerklik kazanmaya çalıştığı bir dönem olarak tanımlar. İnatlaşma, çocuğun ayrı bir birey olduğunu ve kendi istekleri olduğunu dile getirme biçimidir. Şema terapide bu, çocuğun özerklik ihtiyacıyla ilişkilidir. Ama çocuğun aynı zamanda gerçekçi sınırlara da ihtiyacı vardır. Buradaki inatlaşma ve öfke, sadece çocuğun değil, anne ve babanın da öfke ve inat döngüsüne girdiği bir süreci oluşturur.
İnatlaşma ve öfke nöbetleri ilk kez bu dönemde yoğun biçimde görülür. Çocuğun benlik algısı gelişmeye başlar, ama duygularını düzenleme becerisi ve dili henüz sınırlıdır. Ne istediğini bilir ama bunu söyleyemez ya da yapmaya becerisi yetmez. İsteği engellendiğinde duyguları onu aşar.
Bu yaşta yere yatma, ağlama krizleri, sık sık "hayır" demek ve kurallara ilk itirazlar olağandır. Nöbetler genellikle kısa sürer, tetikleyici ortadan kalktığında ya da çocuk sakinleştiğinde biter.
2 yaş sendromu ne zaman biter?
Öfke nöbetleri çoğu çocukta 2–3 yaş arasında en yoğun halindedir. Dil ve duygu düzenleme becerileri geliştikçe, genellikle 3–4 yaş civarında belirgin biçimde azalır. 4 yaşından sonra nöbetler hâlâ çok sık ve yoğunsa, çok uzun sürüyorsa ya da çocuk kendine veya başkalarına zarar veriyorsa bir uzmana danışmakta yarar vardır.
Ebeveynin çocuğun bu tepkilerini nasıl karşıladığı krizin seyrini çok etkiler. Elbette mizaç, duyusal hassasiyetler, gelişimsel zorluklar ve fiziksel hastalıklar da süreci etkileyen diğer değişkenlerdir.
Şema terapi bakışı: temel duygusal ihtiyaçlar
Young'ın modelinde çocuğun beş temel duygusal ihtiyacı vardır:
| Young'ın temel ihtiyacı | Çocuğun temel psikolojik deneyimi |
|---|---|
| 1. Güvenli bağlanma | "Güvendeyim. Rahatım, huzurluyum." |
| 2. Özerklik, yeterlilik ve kimlik | "Keşfedebilirim. Kendim yapabilirim. Ben annemden ayrı biriyim." |
| 3. İhtiyaç ve duyguları özgürce ifade etme | "Kızabilirim, ağlayabilirim. Yine de sevilirim." |
| 4. Spontanlık ve oyun | "Oynayabilirim. Kendiliğimden ve spontan olabildiğim bir çevredeyim." |
| 5. Gerçekçi sınırlar ve özdenetim | "İsteklerimi erteleyebilir, kuralları öğrenebilir ve sınırları kabul edebilirim." |
Güvenli bağlanma ihtiyacı öfkede nasıl görünür?
Güvenli bağlanan bir çocukta öfke krizi ve inatlaşma gördüklerinde ebeveynler çok hızlı bir şekilde "Acaba çocuğumla sağlıklı bir bağlanma ilişkisi kuramadık mı?" endişesine kapılır. "Benden ayrılmak istemiyor" kaygısıyla bana gelirler. Oysa unutmayalım: Sağlıklı bağlanma oluştuğunda da çocuk öfkelenebilir, korktuğunda ebeveynine yapışır, ondan ayrılmak istemez. Bu, sağlıklı bir bağlanma davranışıdır.
Fark krizin kendisinde değil, sonrasında görülür. Güvenli bağlanan çocuk ebeveyninin yakınlığıyla görece çabuk yatışır, teselliyi kabul eder ve bir süre sonra kendiliğinden oyununa, keşfine döner. Ebeveyn onun için hem sığınılacak bir liman hem de keşfe çıkılacak bir üstür. Bağlanma kuramına göre çocuk korktuğunda bağlanma sistemi devreye girer ve keşif durur. Keşif ancak çocuk ebeveynine yakınlıkla sakinleştiğinde yeniden başlar (Bowlby, 1969). Bu yüzden dikkat dağıtmak bu anlarda işe yaramaz.
Ne yapılabilir? Ebeveynlerin çoğu, ağlama biraz hafifler hafiflemez çocuğun dikkatini dağıtmaya koşar: "Hadi, aaa burada ne var?" Oysa bu, çocuğu henüz hazır olmadığı bir anda keşfe itmek demektir. Bunun yerine "Buradayım", "Şşşş" gibi kısa kelimelerle sessizce çocukla kalın, çocuk istiyorsa kucağınıza alın. Ve bekleyin. Bağlanma sistemi yatıştığında çocuk oyuncağına, etrafına kendiliğinden döner. O dönüşü sizin başlatmanıza gerek yok.
Kaygılı-kararsız bağlanmada çocuk ebeveynine yapışır ama kucağa alınınca tekmeler, iter, kendini geriye atar. Öfke doğrudan ebeveyne yönelir. Kriz geçse bile çocuk ebeveynini gözünden kaçırmaz ve keşfe dönemez. Böyle bir durumda ebeveynin "Ben yapamıyorum, sen al bunu" diyerek çocuğu diğer ebeveyne vermesi, çocuğu kucağa almak için zorlaması ya da sert sert sallaması krizi daha da büyütebilir. Ebeveynin aceleci tutumu ya da "Niye böyle yapıyorsun? Hadi artık sakin ol" gibi yaklaşımlar da çocuğu iyice tedirgin edebilir. Bu çocukların ebeveynleri çocuğun yanında, sessiz ve sakin bir duruşla "Ben buradayım ve bir yere gitmiyorum" hissini vermelidir. Ebeveynlerin sağlıklı yetişkin modunda kalmakta en çok zorlandığı ve kendini en çaresiz hissettiği durumların çoğu bu gruptadır. Ebeveyn sakinlikten söylenmeye, ısrarcılığa, küsme ya da surat asma gibi pasif agresif tepkilere, diğer ebeveynle tartışmaya geçtikçe kriz daha da büyür. Unutmayın, buradaki öfke size inat olsun ya da sizi kızdırmak için ortaya çıkmıyor. Çocuğunuzun sinir sistemi o an kendi kendine sakinleşemiyor ve bunun için sizin sakinliğinize ihtiyaç duyuyor.
Kaçınan bağlanmada ise tablo tam tersidir. Çocuk üzüntüsünü dışarıya pek göstermez, ebeveynine yönelmez, yüzünü çevirir, kendi başına oyuna döner. Ebeveynler bu çocukları çoğu zaman "kendi kendine hallediyor" diye okur. Oysa araştırmalar, bu çocukların dışarıdan sakin görünseler de kalp atışı ve stres hormonu ölçümlerine göre içeride yoğun bir stres yaşadıklarını gösteriyor (Spangler ve Grossmann, 1993). Yani çocuk duygusunu aslında kendi hallediyor değil, kendi başına taşıyor. Öfke bazen ilgisiz anlarda patlar ya da bir oyuncağa, bir kardeşe yönelir. Bu örüntü, çocuğun rahatlama arayışlarının zaman içinde karşılık bulmamasıyla ilişkilidir.
Bu çocuklarda teması zorlamamak ama fiziksel olarak yakında, ulaşılabilir kalmak önemlidir. "Canın yandı, buradayım" gibi kısa ve hafif sözlerle çocuğun yaşadığını adlandırmak, ona duygusunun görüldüğünü hissettirir. "Aferin, hiç ağlamadın" gibi övgüler ise ihtiyacını saklamayı ödüllendirdiği için kaçınılması gereken cümlelerdir. Uzun vadede ebeveynin kendine şunu sorması da yol gösterici olur: Çocuğum üzüldüğünde ben ne hissediyorum? Rahatsız olup hızla geçiştirmeye mi çalışıyorum?
Burada tek tek anlardan değil, uzun süre tekrarlayan örüntülerden söz ediyoruz. Tek bir zor an çocuğun bağlanmasını belirlemez, mizaç da krizin görünümünü çok etkiler. Bağlanma örüntüsü, kriz anlarına bakılarak konacak bir etiket değildir.
Bağlanmanın tetiklendiği krizlerde çözüm, olay anından çok krizin öncüllerini doğru tanıyıp düzenleyebilmekle ilgilidir.
Özerklik, yeterlilik ve kimlik ihtiyacı öfkede nasıl görünür?
1,5–3 yaş krizlerinde ailelerin en çok kafasını karıştıran bir diğer alan, özerklik ihtiyacının karşılanmadığı durumlarda ortaya çıkan krizlerdir. Özerkliğin ortaya çıkış sürecinde, çocuğun hem sınırları hem de bireyselleşmeyi öğreneceği hassas bir denge vardır. Sınırları öğrenme aşamasında çocuğun çıkaracağı tepkilere yaklaşımımız ile bireyselleşme ihtiyacına alan açılmadığı için ortaya çıkan öfkeye yaklaşımımız farklı olacaktır. Sınırları yazının ilerleyen kısmında ele alacağım, burada bireyselleşmeye odaklanıyorum.
Bu ihtiyaç karşılanmadığında çocuğun öfkeyle kendini göstermesi, bir yere kadar sağlıklı bir davranıştır. Çünkü çocuk psikososyal gelişimi için mücadele ediyor. "Ben ayrı bir bireyim ve keşfetmek istiyorum" diyor. "Beni kuralların altında boğarsanız gelişemem" diyor.
Bazı çocuklarda ise bu ihtiyaç öfkeyle değil, sessizlikle kendini gösterir. Aileler bu çocuklar için çoğu zaman sevinir: "Ne iyi, hiç sorun çıkarmıyor, çok uslu." Oysa bu uyum, çocuğun kendi isteklerinden vazgeçmeyi öğrenmesi anlamına gelebilir. Elbette sağlıklı ve mutlu çocuklar, sakin mizaçlı çocuklar da böyle görünebilir. Birkaç örnek vereyim: Sizi beklemesi gereken bir ortamda, çok uzun zaman geçse de hiçbir şey yapmadan sessizce sandalyede oturuyor, etrafı merak edip kurcalamıyor. Çok keyif aldığı bir oyunun ortasında "Hadi gidiyoruz" diyorsunuz, "Anne, biraz daha, azıcık daha" demiyor. Kreşte bütün kurallara harfiyen uyuyor.
Bu davranışlar sağlıklı çocuklarda da görülür. Fark şuradadır: Sakin mizaçlı bir çocuk da uzun süre bekleyebilir, ama bir yandan etrafı izler, ara sıra bir şey ister, hoşuna gitmeyen bir şeye itiraz eder. Burada sözünü ettiğim ise hayatın geneline yayılmış bir uyum ve söz dinleme hali. Şema terapinin kurucusu Young'ın modelinde aşırı koruyucu ve kontrolcü bir aile ortamı, ileride kişinin kendi başına baş edemeyeceğine inanmasına ya da kendi isteklerini başkaları için bastırmasına zemin hazırlayabilen yaşantılar arasında yer alır (Young, Klosko ve Weishaar, 2003).
Bireyselleşmeye alan açıyor muyuz? Ebeveyn burada kendine önce şunu sormalı: Çocuğumun bireyselleşme ihtiyacına yeterince izin veriyor muyum? Çocuğa yeterince uyaran vermek, yalnızca evde oyun oynamak değildir. Yaptığınız işlere, onun da bir birey olduğunu düşünerek eşlik etmesine alan açmaktır: mutfakta sebzeleri yıkamak, kuru çamaşırları sepete atmak gibi. Parkta, kreşte diğer çocuklarla etkileşime alan açmak da bunun bir parçasıdır.
Helikopter ebeveynlik tanımı tam bu noktada devreye giriyor. Tehlike analizini doğru yapamayıp her durumu tehlike, her zorluğu psikolojik travma riski gibi görmek ve çocuğu her durumda önceden uyarmak; parkta merdivene tırmanırken sürekli "Düşeceksin!" demek gibi. Çocuğu henüz hazır olmadığı değerlere ve aile kurallarına uyumlamakta ısrarcı olmak; oyuncağını paylaşmaya, "Teşekkür et", "Özür dile" demeye zorlamak gibi. Oysa paylaşma becerisi bu yaşta henüz gelişmektedir. 2 yaşındaki bir çocuk kendiliğinden paylaşabilir, ama kendi oyuncağını istendiği anda vermesini beklemek gerçekçi değildir. Diğer çocuklarla yaşadığı çatışmaları onun yerine çözmeye çalışmak da aynı başlığa girer. Bu durumlarda çocuğun öfkesini "Bana alan aç" çağrısı olarak okumalıyız. Ebeveynin burada yapması gereken, kendi şemalarına bakmaktır: Hangi durumlarda tetikleniyor? Kendi çocukluğunda hangi ihtiyaçları karşılanmadı? Kendi işlevsiz başa çıkma biçimleri devrede mi? Çocuğunun kendisinden farklı istekleri, farklı bir hızı olabileceğine alan açabiliyor mu? Şema koçluğunda ebeveynlerle tam olarak bu farkındalık üzerine çalışırız. Klinik deneyimimde, ebeveyn kendi tetiklenmelerini fark ettikçe çocuğun da ihtiyacının anlaşıldığını hissettiğini ve öfke ataklarında çoğu zaman belirgin bir fark oluştuğunu görüyorum.
"Ben yapacağım!" Özerkleşmede ortaya çıkan bir diğer durum, çocuğun bir şeyi kendi başına yapmak istemesidir: çorabını giymek, arabada kemerini takmak, asansörün düğmesine basmak. Burada iki farklı an vardır ve ikisine farklı yaklaşmak gerekir.
Birincisi, çocuğun kendisi yapmak istediği bir şeyin elinden alınmasıdır. Acele varken çorabı ebeveyn giydirir, düğmeye ebeveyn basar ve kriz başlar. Burada çözüm çoğu zaman zaman payı bırakmaktır; evden çıkmak için hazırlanmaya on dakika erken başlamak gibi.
İkincisi, çocuğun kendisi yapmaya çalışıp becerememesidir. Çorap ayağına geçmez, kemer takılmaz ve çocuk öfkelenir. Burada hemen yardıma koşmak yerine biraz beklemek, sonra yapılabilecek en küçük yardımı yapmak gerekir; çorabın ucunu tutup çekmeyi çocuğa bırakmak gibi. Gelişim psikolojisinde buna "iskele kurma" (scaffolding) denir: Ebeveyn, çocuğun tek başına yapamadığı kadarını üstlenir, gerisini ona bırakır (Wood, Bruner ve Ross, 1976).
Her seferinde mümkün değil. Bazen zaman baskısı, sosyal çevrenin baskısı ya da diğer sorumlulukların yükü nedeniyle bu davranışlara alan açamayabiliriz. Elbette ebeveynlerin her seferinde bunu sağlayacak enerjisi olmaz, olması da gerekmez. Araştırmalar, anne ile bebek arasındaki etkileşimin zamanın yalnızca yaklaşık üçte birinde tam uyumlu olduğunu gösteriyor (Tronick ve Cohn, 1989). Asıl önemli olan, kopukluğun ardından ilişkinin onarılabilmesidir. Bu yüzden ebeveynlerin kendine sorması gereken soru şudur: Gündelik hayatta bir yüzdeye vursak, bu ihtiyaçlara ne kadar alan açıyoruz?
Duyguları ifade etme ihtiyacı ve öfke
Öfkesi ve ağlaması kabul görmeyen, "Sus", "Ayıp", "Ağlanmaz" sözleriyle karşılaşan çocuk iki yoldan birine gidebilir. Ya duygusunu daha da yükselterek duyurmaya çalışır ve krizler sıklaşır, uzar. Ya da duygularını bastırmayı öğrenir. Ama bastırılan öfke kaybolmaz, ilgisiz anlarda, beklenmedik küçük bir şeyde patlar. Bu yaşta çocuğun öfkesini kabul etmek, her davranışını kabul etmek demek değildir. "Çok kızdın, biliyorum. Ama vurmana izin vermeyeceğim" cümlesi ikisini birlikte söyler. Duyguları ifade etme ihtiyacını ayrı bir yazıda ayrıntılı olarak ele alıyorum.
Spontanlık, oyun ve öfke
1,5–3 yaşta en sık görülen krizlerden biri, oyunun yarıda kesildiği geçiş anlarıdır: "Oyun bitti, hadi yemeğe", "Parktan çıkıyoruz." Çocuk tam da oyunun içindeyken kesintiye uğrar. Önceden haber vermek ("Son iki kaydırak, sonra çıkıyoruz") bu geçişleri çoğu zaman yumuşatır. "Dağıtma", "Kirletme", "Bağırma" sözlerinin hiç eksik olmadığı, fazla kontrollü bir ortamda ise gerginlik birikir ve küçük bir tetikleyiciyle krize dönüşür. Oyun aynı zamanda bir duygu düzenleme aracıdır. Sinirbilimci Panksepp'in çalışmaları, özellikle boğuşma ve itişme oyunlarının çocuğun coşkusunu ve saldırganlığını düzenlemeyi öğrenmesine yardım ettiğini gösteriyor (Panksepp, 1998). Oyuna yeterince alan bulan çocuk, öfkesini de daha kolay düzenler. Spontanlık ve oyun ihtiyacını da ayrı bir yazıda ayrıntılı olarak ele alıyorum.
Gerçekçi sınırlar ve özdenetim ihtiyacı öfkede nasıl görünür?
Sınırlarda dengeyi kurmak zordur. Çocuğuna sınır öğretmek isteyen bir ebeveyn önce kendine şunu sormalı: Ben kendi hayatımda sınırlarımı ne kadar koruyorum ve nasıl sınır koyuyorum? Eğer bu konuda bizim de kafamız karışıksa, çocuğa sınır koyarken de net olamayız. Bu, tarifini kendiniz bilmediğiniz bir yemeği çocuğunuza öğretmeye çalışıp, sonra neden lezzetli olmadı diye hayal kırıklığı yaşamaya benzer.
Ebeveynin de sınırlara ihtiyacı var. Evde kendinize ait saatleriniz var mı? Yoksa çocuğunuz her "oynayalım" dediğinde oynayan bir ebeveyne mi dönüştünüz? Bazen aileler bana "Beş dakika eşimle kahve bile içemiyorum" der. Elbette küçük yaşta çocuk için "Senin yanındayım, buradayım, benim için değerlisin" mesajları önemlidir. Ama onlar kadar önemli bir başka gerçek de ebeveynin de sınırlara ihtiyacı olduğudur.
Hangi sınırlar? Çocuklara sınır koymak denildiğinde aklımıza önce tehlike anları gelir: "Dur, tehlikeli!", "Elimi tut, oraya gidemezsin", "Kumu ağzına koyamazsın", "Çok geç oldu, hadi uyu." Bunlar çocuğun fiziksel ya da psikolojik sağlığı açısından riskli şeylere karşı koyduğumuz kurallardır. Bir diğer grup, gündelik hayatın kurallarıdır: "Şimdi ekrana bakamazsın", "Hayır, bugün oyuncak almıyoruz." Evdeki kardeşler de küçük kardeşe sınır koymayı etkiler. Küçük kardeş "Abim, ablam yapıyor, ben de yapacağım" diye ya da "Benimle oynayacaksın" diye ısrar edebilir.
Sınır hiç konmadığında ya da tutarsız konduğunda. Sınırı hiç konmayan ya da bazen konup bazen gevşetilen çocuk farklı tepkiler gösterebilir, ama öfke bunların en sık görülenlerinden biridir. Böyle bir çocuk istediği olmadığında çok zorlanır. Ağlar, vurur, bir şeyleri atar. Ebeveynine vurabilir ya da ona bir şey fırlatabilir. Sonra ebeveyninin yüzüne, ifadesine bakar; sanki sınırın gerçekten orada olup olmadığını anlamaya çalışır. Ebeveyn bu noktada pazarlığa ya da ikna çabalarına girdikçe çocuk öfkenin etkisine giderek daha çok kapılır. Öfke, sınırın ardından gelecek hayal kırıklığı gibi zorlayıcı duygulardan kaçmanın bir yolu gibi görünmeye başlar.
Yazının başındaki "Babası aşırı şımartıyor, ağlamasın diye ne dese yapıyor" cümlesi tam bu döngüyü anlatır. Sınır bazen tutulup ağlama uzayınca gevşetildiğinde, çocuk yeterince uzun ve yüksek sesle ağlarsa sınırın kalkabileceğini öğrenir ve krizler giderek uzar. Gelişim psikolojisinde bu döngü uzun zamandır bilinir (Patterson, 1982). Young'ın modelinde de bu ihtiyacın karşılanmaması, ileride kişinin isteklerini ertelemekte, hayal kırıklığına dayanmakta ve başkalarının sınırlarını hesaba katmakta zorlanmasına zemin hazırlayabilir (Young, Klosko ve Weishaar, 2003).
İnatlaşma ve güç savaşı. Sınır anında öfke kadar sık görülen bir diğer tepki inatlaşmadır. 1,5–3 yaşta inatlaşma çoğunlukla bedenle ve tek kelimeyle görünür: her şeye "Hayır!" demek, aynı isteği durmadan tekrarlamak ("Su! Su! Su!"), kucağa alınınca bedenini gevşetip kayıvermek ya da kaskatı kesilmek, oto koltuğuna oturmamak, giyinmeyi reddetmek, elindeki şeyi bırakmamak, kaçmak. Bu davranışların çoğu, çocuğun "Ben de varım, benim de bir isteğim var" deme biçimidir.
Zorlaşan kısım, ebeveynin de bu inada katılmasıyla başlar. Çocuk "hayır" dedikçe ebeveyn ısrar eder, ebeveyn ısrar ettikçe çocuk daha da direnir. Bir çorabı giymek ya da parktan çıkmak gibi küçük bir mesele, iki tarafın da geri adım atamadığı bir güç savaşına dönüşür. Bu noktada artık konuşulan çorap değil, kimin kazanacağıdır. Oysa sağlıklı sınırın amacı çocuğu yenmek değil, sınırı sakin ve net biçimde tutarken çocuğun duygusuna alan açmaktır. Bazen küçük bir seçenek sunmak ("Kırmızı çorabı mı giyelim, maviyi mi?") sınırı değiştirmeden çocuğa söz hakkı tanır ve döngüyü kırar.
Sınırları gündelik hayat öğretir. Gün içinde çocuğumuzun özerkleşmesine yeterince alan açarsak, çocuk da sınırların saygı duyulan bir şey olduğunu öğrenir. Aynı şekilde, kendi sınırlarımızı koruyabildiğimizi görmek de onun bizi örnek alarak öğrenebileceği bir şeydir.
Sınır konduğunda gelen ağlama. Sınır konduktan sonra gelen ağlamalarda, çocuğun aslında bir hayal kırıklığı yaşadığını ve o an bu duyguyu düzenlemeye çalıştığını unutmayın. O an ne yaparsanız yapın, çocuğun bu duyguyu boşaltmaya ihtiyacı olabilir. Bu yüzden duyguya alan açmak, aşırı açıklama yapmamak, çocuk temas istemiyorsa bir şey söylemeden yanında durmak yeterlidir. Çocuğun ihtiyacı, güvenebileceği ve bazı kararları onun yerine alabilecek güçte bir ebeveyndir.
Bu anlarda sınırı zayıflatan, krizi büyüten tepkiler şunlardır:
- İkna etmeye çalışmak, yalvarmak: "Ama anneciğim, niye böyle yapıyorsun?", "Yavrum ne olur, bak bu kaçıncı oyuncak." Bu çabalar çocuğun itirazını uzatır.
- İyi bir ebeveyn olduğunu kanıtlamaya çalışmak: "Babacım bak, biz seni çok seviyoruz, senin için yapıyoruz." Düzenlenmeye çalıştığı o anda çocuğu daha da kızdırabilir.
- Suçlamak: "Bıktım artık, yeter senin bu tutturmaların!"
- Utandırmak: "Senin yüzünden herkes bize bakıyor."
- Dikkat dağıtmak: "Aaa, bak burada ne var!"
- Pazarlık etmek: "Susarsan söz, haftaya alırız."
Çocuğu ikna etme çabamızın altında çoğu zaman kendi ihtiyacımız yatar: "Sen hayal kırıklığına uğrayınca ben üzülüyorum" ya da "Senin bu ağlaman beni çaresiz hissettiriyor, ne olur bitir." Yani o an çocuğun duygusunu değil, kendi duygumuzu yatıştırmaya çalışırız.
Kriz anından önce: çocuğun gözünden bakmak
Buraya kadar anlattığım ihtiyaçları bir arada düşünmek için çocuğun gözünden bakalım. Dünyayı algılamaya başladığı bu evrede aklındaki sorular şunlardır:
- Dünya güvenli bir yer mi? Bu güvenli yerde keyifle keşfe çıkabilir miyim?
- Keşif sırasında bir şeyler ters giderse, korkarsam, canım yanarsa beni sakinleştirirler mi?
- Uykum gelirse, acıkırsam anlaşılır mıyım?
- Kendimi anlatmaya çalıştığımda, çoğunlukla beni anlamaya hevesli ve benimle olmaktan mutlu insanlarla mı birlikteyim?
- Ebeveynlerim genelde sakin ve dengeli kişiler mi? Kendi psikolojileri iyi mi?
- Ebeveynlerimin benimle ilgilenmek için yeterince vakti var mı? Kardeşlerim, iş ve gündelik sorumluluklar arasında bana vakit kalıyor mu?
- Gün boyu ilgisiz ve uyaransız mı kaldım, çok fazla tek başıma mı bırakıldım? Ya da bana hiç alan açılmadan, boğarcasına benimle mi ilgilenildi?
- Geniş aileyle birlikte evde benimle ilgili herkesin farklı bir fikri mi var?
- Ve en çok da gün boyu özerkleşmeye ihtiyaç duyduğum anlarda, bir çekmeceyi açarken, bir yere tırmanırken, bir şey fırlatırken bana alan açılıyor mu?
Tüm bunlar, öfke ve kriz anının en önemli öncülleridir. Ebeveynlerin sık düştüğü yanılgılardan biri, çözümün çoğunlukla olay anında verdikleri tepkinin kalitesine bağlı olduğunu düşünmektir.
Elbette olay anı da önemlidir. Kriz sırasında ebeveynin kendi duygularıyla nasıl kalabileceğini ve şema terapideki sağlıklı yetişkin modunu ayrı bir yazıda ele alıyorum.
Terapide ne yapıyoruz?
Bu yaş grubunda süreç çoğunlukla ebeveynlerle başlar. İlk görüşmeyi çocuk olmadan yapar, detaylı bir öykü alırım: gebelik süreci, gelişim basamakları, uyku ve beslenme düzeni, ailenin yaşam koşulları ve krizlerin ne zaman, nasıl ortaya çıktığı. Küçük çocuklar konuşulanların içeriğini anlamasa da konuşmanın duygusal tonunu çok iyi sezer. Bu yüzden zorlukların ayrıntılı konuşulduğu bu ilk görüşmede çocuğun bulunmaması daha doğrudur.
Çocuğun da katıldığı seanslarda anlattığımız sahneler çoğu zaman kendiliğinden yaşanır. Çocuk odaya girdiği andan itibaren hem bireysel olarak çocuğu, hem çocuğun ailesiyle ilişkisini, hem de onun için bir yabancı olan benimle ilişkisini gözlemlerim. Ebeveyninden ayrılıp odayı keşfe çıkabiliyor mu, zorlandığında kime yöneliyor, bir sınırla karşılaştığında ne yapıyor? Bu ilk gözlemlerde çok önemli ipuçları vardır. Çocukla oyun oynarken onu bir yandan da tanırım. Bazen ailenin çocukla oyununa bakar, etkileşimdeki kritik noktaları fark ederim.
Bu yaş grubunda oyun terapisi odaklı ilerleyen meslektaşlarım da var. Ben bu süreçte daha çok ebeveynlere tutum önerileri ve şema koçluğu üzerinden ilerliyorum. Çünkü bu yaşta çocuğun dünyası büyük ölçüde ebeveyniyle kurduğu ilişkiden oluşur ve en kalıcı değişim de bu ilişkide olur.
Şema koçluğu nedir? Şema koçluğu, şema terapi modeline dayanan ve ebeveynlerle yürütülen bir rehberlik sürecidir. Bu süreçte ebeveynle birlikte iki şey üzerinde çalışırız. Birincisi, çocuğu okumak: Krizlerin altında hangi temel ihtiyaç yatıyor? Bağlanma mı, özerklik mi, sınır mı? İkincisi, ebeveynin kendisi: Kriz anında hangi duygular tetikleniyor, ebeveyn hangi moda geçiyor, kendi çocukluğundan gelen hangi örüntüler bu anlara karışıyor? Amaç ebeveyne hazır bir yöntem listesi vermek değil, kendi çocuğunu okuyabilen ve zor anlarda sağlıklı yetişkin tarafında kalabilen bir ebeveyn olmasına eşlik etmektir.
Gerektiğinde kreşle görüşürüm. Çocuğun bakımında önemli yeri olan anneanne, babaanne gibi geniş aile üyelerini ya da bakıcıyı da seansa davet ettiğim olur, çünkü çocuğun etrafındaki yetişkinlerin aynı dili konuşması süreci çok kolaylaştırır. Mizaç, duyusal hassasiyetler ya da gelişimsel bir zorluk düşündüğüm durumlarda ise ilgili uzmanlarla iş birliği yaparım. Süreci her aşamada aileyle bir arada konuşur, birlikte değerlendiririz.
Son söz: Hepimiz insanız
Son olarak şunu söylemek isterim: Hepimiz insanız. Zaman zaman çocuğumuz için orada olamadığımız, onun anlattıklarına dalgın dalgın "Hı, ne?" dediğimiz anlar olur. Bazen çaresiz hissedip öfkeleniriz. Sınır koyar, sonra kendimiz uymayız. Çocukla pazarlığa girer, hatta onun bizi ikna etmesine izin veririz. Bu yazıyı okuyup çocukları için sürekli çabalayan pek çok ebeveynin kendini suçlamasını istemem.
Çocuklarımızın öfkelenmesi, tutturması çoğu zaman biz ne yaparsak yapalım olacak. Her şeyi kendi üzerimizden açıklamayalım. Ben de eskiden her şeyi doğru yaparsak gerçekten mükemmel bir sonuç ortaya çıkacağını sanırdım. Oysa kendimize has hallerimizle hepimiz ayrı ve değerli bireyleriz. Winnicott'un deyişiyle, çocukların mükemmel değil "yeterince iyi" ebeveynlere ihtiyacı vardır (Winnicott, 1953). Asıl önemli olan hatasız olmak değil, kopukluğun ardından ilişkiyi onarabilmektir.
Bu yazıda anlattıklarım tek tek anlar için değil, gerçekten sık tekrarlayan örüntüler için. Ve bu örüntüler çözülmeyecek şeyler değil. En çok tartışan ebeveynlerin bile "Çocuğumuzun iyiliği için ne yapmalıyız?" sorusunda uzlaştığına defalarca tanıklık ettim.
Çocuğunuz için de bir şey söylemek isterim: Öfkelenen, inatlaşan bir 2 yaşındaki "zor bir çocuk" değil, büyümeye çalışan bir çocuktur. Yazının başındaki o akşam sahnesini hatırlayın: Gün boyu süren krizlerin ardından uyku öncesi "Anne, bir daha yapmayacağım" diyen çocuk. O çocuk da ilişkiyi onarmak istiyor. Bu, umutlu olmak için yeterli bir nedendir.
Nasıl başlanır?
Çocuğunuzun öfke nöbetleri ve inatlaşmasıyla ilgili destek almak isterseniz, ilk görüşmenin nasıl geçtiğini "İlk Görüşme Nasıl Geçer? Sık Sorulan Sorular" sayfamda, şema terapinin çocuklarla nasıl uygulandığını ise "Çocuk ve Ergenlerde Şema Terapi" sayfamda okuyabilirsiniz. Görüşmelerimi Ankara'da yüz yüze yapıyorum.
Yazıdaki örnek cümleler klinik deneyimimden yola çıkılarak oluşturulmuştur.
Kaynakça
- Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. New York: Basic Books.
- Erikson, E. H. (1950). Childhood and society. New York: Norton.
- Gilbert, P. (2009). The compassionate mind. London: Constable.
- Panksepp, J. (1998). Affective neuroscience: The foundations of human and animal emotions. New York: Oxford University Press.
- Patterson, G. R. (1982). Coercive family process. Eugene, OR: Castalia.
- Spangler, G. ve Grossmann, K. E. (1993). Biobehavioral organization in securely and insecurely attached infants. Child Development, 64(5), 1439–1450.
- Tronick, E. Z. ve Cohn, J. F. (1989). Infant-mother face-to-face interaction: Age and gender differences in coordination and the occurrence of miscoordination. Child Development, 60(1), 85–92.
- Winnicott, D. W. (1953). Transitional objects and transitional phenomena. International Journal of Psycho-Analysis, 34, 89–97.
- Wood, D., Bruner, J. S. ve Ross, G. (1976). The role of tutoring in problem solving. Journal of Child Psychology and Psychiatry, 17(2), 89–100.
- Young, J. E., Klosko, J. S. ve Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner's guide. New York: Guilford Press.